Hayatımın en zor zamanlarını geçirdiğim çatı katımda elimde
pişmanlıklarımla dolu bir bidon ile bekliyorum. Gereken cesareti toplamak adına
kendi kendime konuşuyorum.
“Bazı hatalar yaptım. Şimdi onların acısını çekmenin tam
zamanı.”
Üstüme dökmeye başlıyorum pişmanlık dolu bidonu. Çakmağa
gerek olmadan içimdeki öfkeden dolayı alev alıyorum. Tutuşmamı Eskişehir’in
serin rüzgârları da engellemiyor.
Her şey gereğinden fazla olağan gelişiyor. Ve
pişmanlıklarıma olan öfkem her geçen saniye daha da güçlenip beni kavuruyor.
Günlerden 20 Mart, yıl 2014. İnanılmaz kasvetli ve boğucu
bir güne uyanıyorum. Son bir aydır yaşadığım çileyi bir nebze unutmaya
çalışıyorum. Kafama takmak istemiyorum. Fakat gökyüzüne bakınca içimi bir
karamsarlık kaplıyor. “Acaba bugün o gün mü?” diyorum.
Kafamda bin bir soru işareti ile okul için hazırlanıp evden
çıkıyorum. Bir şekilde okula varıyorum. Girerken son zamanlarda hayatın
anlamsızlığına karşı kalan tek savunma hattım olan güzel kızılımı görüyorum.
Bir an için göz göze geliyoruz. Masum bir tebessüm ile kızarıyor. Saçları ile
muhteşem bir uyum içinde olan yüzünü önüne eğiyor. Ben de utanıyorum. Acaba bir
şeyler olabilir mi ki aramızda diye sorarak sınıfıma çıkıyorum.
Bir şekilde ders başlıyor. Felsefeymiş ilk ders. İşin aslı
çok da umurumda değil hangi ders olduğu. Telefonumu çıkartıp kendi âlemime
dönüyorum. Derken bir mesaj geliyor sevgili kazıkçı operatörümden. Diyor ki, “internet
paketiniz bitmiştir”. Sövmekten alıkoyamıyorum kendimi.
Bu küfür yanımda oturan, bu yıl arkadaşlığımızın seviye
atladığı Alihan’ın dikkatinden kaçmıyor. Soruyor:
“Ne oldu?”
“Bi şey yok ya, internet paketim bitmiş.”
Pek uzatmıyor konuyu. Cevap da vermiyor bana. Ardından
kafamı kaldırıyorum. Boş boş kendini yırtan felsefe hocama bakıyorum. Sınıfta
kimsenin onu umursamadığını fark ediyorum. Ben de umursamayanlardan biri
olduğum için çok da laf edecek bir tarafım yok işin aslı.
Azimle ders işlemeye çalışır iken teneffüs zili çalıyor.
Diğer yaşıtlarım biyoloji sınavı için panik olurken ben gene TM olmanın
avantajı ile onları dalgaya alıyorum. Arından ders başlıyor benim için. Onlar
için ise sınav. Dersimiz edebiyatmış. Hoşuma gitmiyor değil. Son bir aydır
yaşadığım acıları kafamda gerilere atabildiğim tek ders belki de.
Eğlence muhabbet ile başlıyor ders. Dersin ortalarına doğru
kapı çalınıyor. Hayatımın en kötü haberini o kapının çalışı ile alıyor
olacağımı bilmiyordum. Keşke bilseydim…
Müdür yardımcımız kapıdan giriyor. Elinde bir kâğıt. Boş bir
şekilde bekliyorum neden bu adamın 2 kat merdiven çıkıp bir sınıfın dersini
böldüğünü.
“Ege Bostancı? Burada mı?”
“Evet hocam.”
“Eşyalarını topla gel benimle.”
Hafif şaka ile karışık bir şekilde, atılma zamanın gelmişti
nidaları ile eşyalarımı topluyorum. Sınıftan çıkıp müdür yardımcısı ile
yürümeye başlıyorum. O sırada hafiften bir şeyler geveliyor ağzında.
“Senin deden mi rahatsızdı?”
“Yok hocam babam rahatsızdı.”
“Haa o muydu? İşte bazı insanların ömrü doluyor..”
Tarzı artık benim için pek de anlam ifade etmeyen cümleler
kuruyor. O sırada yaşadığım duygu yoğunluğunu tarif edecek kelimeler maalesef
benim haznemde yok. Sadece belki de iyi oldu diyorum. Yaşadığı acılar sonunda
bitti diyorum. Her ne kadar içim kan ağlasa da bir tarafım iyi oldu diyor.
Hayatının son 4 yılını acı ve perişanlık içinde geçiren
babamın artık bu dünyada olmadığı haberi bana ulaşıyor. Bilmiyorum ne tepki
vermem gerektiğini, sakin mi kalmalıyım yoksa her yeri inletip ağlasam mı? Aslında kendimi buna hazırlamış olduğumu
sanıyordum…
Bu ikilemin ortasında yapabildiğim tek şey sessiz kalmak
oluyor. Aşağıya inene kadar ağzımı bıçak açmıyor. Orada annemi görüyorum.
Gözleri ağlamaktan kızaran annem ile 5 saniye kadar bakışıyoruz. O an karar veriyorum, bu haberi olabildiğince
güçlü karşılamak zorundayım, en azından buradan çıkana kadar. Az da olsa güçlü
kalabildiğimi göstermek istiyorum kendimin.
Yalandan taziye dileklerini alıyoruz idaremizin. Arabaya
biniyoruz. Eve varmak üzere iken annem konuşmaya başlıyor:
“Aylin yetişemeyecekmiş. Cenazeyi yarına alabilir miyiz?”
diye soruyor.
“Hayır.” Diye cevap veriyorum. Annem cevap vermiyor, sadece
kafasını sallıyor.
Eve girdiğimde çantamı odama fırlatıp üstümü değiştiriyorum.
Yatağıma uzanıyorum. Gözlerimi kapatıyorum. Pişmanlıklarım ile yatağa
çivileniyorum.
O zaman fark ediyorum aslında yapamadığımız ne kadar da çok
şey varmış diye.17 yaşında iken, hayatının baharında iken babasını kaybeden bir
çocuğun aslında ne kadar büyük bir sorumluluğun altına girmiş olduğunu bir kez
daha anlıyorum. Gözümün önünden son zamanlarımız geçiyor. 7 Mart günü geçiyor.
Son kez seni seviyorum diyemeden onu kaybettiğim gün geçiyor. Ama içimden “O
bunu mutlaka biliyordur” diye geçirerek bir nebze kendimi teselli ediyorum.
Ev yavaş yavaş kalabalıklaşıyor. Duyan geliyor, duyan geliyor.
Son hazırlıklar yapılıyor. Cenaze Ankara’dan getiriliyor. İkindi vakti toprağa
veriliyor. Hayatımın gözyaşlarım ile ıslanmış olan yarı temiz sayfalarından
birinin üstüne bir kürek toprak da ben atıyorum. O yarı temiz sayfayı
gömmelerine ben de yardım ediyorum.
Güzel anılarımın çoğunlukta olduğu fakat kötü anılarımın da
yok sayılmayacak olan o sayfayı toprağa gömmüş oluyoruz.
Mezarlıktan eve doğru yol alır iken kafamdan geçiyor neden
ben o yarısı dolmuş sayfamı tam dolduramadım diye.
Cevabını bilemiyorum tam olarak. Sadece şunu biliyorum
bazılarımız gereğinden fazla şanssız doğuyor. Bu duruma her ne kadar
açıklanamaz derecede bir öfke beslesem de ben de bu kategori içinde kendime yer
buluyorum. Bazı şeyleri gereğinden fazla erken yaşamak kaderimde var. Bazı
şeylerin tadına varamadan kaybetmek, bazı şeyleri asla geri alamayacağım bir
yola sürüklemek benim kaderimde var. Ama bu kader bir tek bana çizilmemiş.
Benim durumum da olan pek çok insan var. Belki de daha fazlasını yaşamak
zorunda olan. Ben kendimi hayatın acı taraflarından sadece bir kısmını gören
bir ergen olarak görüyorum. Yine de yaşadığım her dakikaya bir şekilde
şükretmeyi başarıyorum. Bazı şeyleri
yaşamak için gereken hakkı kazanamayanları gördükçe.
Hayatımın bu olayın ardından gelen sonraki birkaç haftası
karanlık geçiyor. Bulanık bulanık hatırlıyorum o zamanları
Ama o karanlık zamanlarımın içinde ufacık bir umut ışığı
olan o anı hiç aklımdan çıkaramıyorum…
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder